Hace Nasruddin-i Tusî 'nin Ahlâk Felsefesi

  • 12 Kasım 2020
    Hace Nasruddin-i Tusî 'nin Ahlâk Felsefesi

     

     

     Hâce Tûsî insan ve marifet hakkındaki bilgilerine dayanarak ahlâk ve ahlâk felsefesiyle ilgili görüşlerinden bahsetmiştir. Bu bölümde huy, ahlâk, ahlâkın insanın davranışı ve kemâli üzerindeki rolü, ahlâkın değişme potansiyeli, ahlâkla ahlaklanmanın amelî yöntemi, haz, elem, saadet ve şekavet (mutsuzluk) gibi konulardaki görüşlerini işleyeceğiz.

     

    Huy

     

    Hâce Nâsir, tıpkı Miskeveyh ve İbn Sînâ gibi huyu nefse yerleşmiş meleke olarak görmektedir ki ona uygun fiiller ve davranışlar kolaylıkla, şüpheye düşmeden, çok düşünmeye gerek olmadan kendisinden sadır olmaktadır. Nefiste huyun ortaya çıkmasının kaynağı iki şeydir:

     

    a) İnsanların tabiatları: İnsanlar doğal olarak birbirlerinden farklı ahlâka sahiplerdir. Bazıları iyi huylu ve rauftur, bazıları serttir, insanlardan kaçarlar ve ufak bir rahatsızlıkta öfkelenirler. Herkes kendi davranışıyla huy altyapısının diğerlerinden ne kadar hazır olduğunu gösterir.

     

    b) Adet: Nefsanî melekenin ortaya çıkmasında ikinci etken adettir. Fiilin tekrarı sonucu nefis için bazı durumlar ortaya çıkar. Bu durumlar çabucak yok olursa adına hal denir. Kolaylıkla yok olmaz ve kalıcı olursa meleke denir.[1]

     

    Bununla beraber ahlâk, insanın nefsinin hangi melekelere sahip olduğundan ve iradî fiillerinin güzel olup olmadığından bahseden bir ilimdir. Nefsi tanıma, nefsin kuvveleri, nefsin kemâli, kemâle nasıl ulaşılacağı, kemâl etkenleri ve engelleri gibi konular, ahlâk ilminin temellerinden sayılır. Bu konular felsefede veya ahlâk ilmi içerisinde ahlâk felsefesi unvanıyla incelemeye tabi tutulurlar.[2]

     

    Hâce Tûsî ahlâkı iki düzeyde işlemiştir: Biri ahlâkî konuları istidlal yöntemiyle beyan eden ‘filozofların yöntemiyle ahlâk’, diğeri ‘amelî ahlâk’ ve irfanî seyr u sülûktur. Hâce Ahlâk-ı Nasırî’yi felsefî bakışla, Evsafu’l- İşrâf’ı da irfanî eğilimle yazmıştır.

     

    Ahlâkın Rolü

     

    Hâce Nâsir Tûsî, Kur’an-ı Kerim ayetlerinden ve din önderlerinin rivayetlerinden ilhamla, insanın ahlâkın ışığında kendi nefsini aşağılıklardan, karanlıklardan ve pisliklerden kurtarabileceğine, en üstün kemâllere ulaşabileceğine ve kemâlin son derecesi olan Allah’a yakınlık makamına varabileceğine inanır.[3] Diğer bir deyişle ahlâkın rolü o kadar büyük ve geniştir ki Allah Resulü (s.a.a) kendi peygamberliğinin hedefinin üstün ahlâkı tamamlamak ve kemâle ulaştırmak olduğunu söylemiştir.[4] Zira insanın nefsinde hayra ve şerre eğilim yerleştirilmiş, yapısında tekmil, tekâmül, yükseliş ve çöküş ortamı hazırlanmıştır. İnsan kendi haline bırakılmazsa, zulme ve ziyana yönelmesi engellenirse şüphesiz kemâle doğru hareket eder. Bununla beraber insanların fıtratında saadete de şekavete de eğilim olduğundan ahlâka ihtiyaçları vardır ve onları şekavetten alıkoyacak ve saadete yönlendirecek kimseler olmalıdır.[5]

     

    Hâce Tûsî ahlâkın ruhsal tıp olduğu, uygulama yönünün olduğu ve bir bilim olarak işlendiği noktasına değinerek iki bölüme ayrıldığını söylüyor: Biri faziletlerin ve değerlerin korunması, diğeri nefsanî hastalıkların tedavisi.[6]

     

    Bu esasa göre herkes başlangıçta kendi huylarını tanımalıdır. Eğer ahlâkı güzelse ve iyiliklerle donanmışsa onları korumaya ve nefsinde kalıcı hale getirmeye çalışmalıdır. Bunun için iyilerle arkadaşlık etmek, dünyaya dalanlarla oturup kalkmaktan uzak durmak, insanı Allah’tan uzaklaştıran yazı ve şiirleri okumaktan sakınmak ve dinî vazifeleri yerine getirmek gibi etkenlerden istifade etmelidir.[7]

     

    Elbette eğer insan kötü ahlâka sahip olduğunu teşhis ederse onları uzaklaştırmaya, nefsini helâk ve günaha götüren şeylerden arındırmaya, düşünce yardımıyla ve güzel davranışların tekrarıyla kendisinde iyi huylar oluşturmaya çalışmalıdır. Hatta eğer gerekirse kendisini kötü huylarına muhalif fiilleri ve davranışları yapmaya zorlamalıdır. Bu yöntem de müessir olmazsa Allah’a ağır ve zor sözler vererek ve de meşakkatli ameller yaparak kendisini pisliklerden uzaklaştırmalıdır.[8] Bununla beraber insan düşünce, akıl ve irade nimetine sahip olduğu için her huyu seçebilir ve o huya uygun davranışları sürekli tekrar ederek o huyu kendisinde kalıcı hale getirebilir.

     

    Ahlâkın Değişebilir Oluşu

     

    Hâce Tûsî ahlâkın değişebilir olduğuna inanıyor ve ahlâkın değişmesinin mümkün olmadığını düşünen kimselerin görüşlerini de reddediyor. Ona göre insan, kendi ahlâkî sıfatlarını, âdetlerini ve hatta melekelerini değiştirebilir; istediği huyu, ona uygun davranışı tekrarlayarak edinebilir.

    Hâce huylardan bazılarını değiştirmenin zorluğu beraberinde getirdiğini itiraf ediyor. Bazıları şöyle demişlerdir:

    Her kişinin ahlâkı zâtî ve doğaldır. Bunlar ateş ile harareti gibidirler. Hararet ateş için nasıl zatiyse ve ikisinin ayrılması mümkün değilse ahlâkın değiştirilmesi de mümkün değildir.

     

    Hâce cevabında şöyle diyor:

     

    "İnsan akla, düşünceye ve iradeye sahip bir varlıktır. Hangi huyu istese seçebilir. Böyle olduğu için eğitim-öğretimin, enbiyanın risaletinin, ödül ve cezanın bir anlamı vardır. İnsanın kendi ahlâkını değiştiremeyeceğine inanmak demek, aklın, düşüncenin ve iradenin varlığının beyhude olduğuna ve şeriatın, diyanetin ve eğitimin bâtıl olduğuna inanmak; her türlü edebin, ödülün, cezanın bir kenara bırakılması ve aynı şekilde bütün suçluların ve günahkârların beraat ettirilmesi demektir."[9]

     

    İnsanın Tabiatı

     

    Hâce Tûsî ahlâkın değişebilir olduğunun üzerinde durduktan sonra insanın tabiatının hayır ve saadet üzerine mi yoksa şer ve şekavet üzerine mi olduğu konusunu işlemiştir. Hâce şöyle diyor:

     

    Stoacılar bütün insanların iyi bir tabiat üzere yaratıldıklarına, kendi haline bırakılan herkesin hayra, iyiliğe ve fazilete doğru gideceklerine inanır. Ancak kötülerle oturup kalkmak, şehvetlere yönelmek ve kendini terbiye etmemek, neticede tabiatı kötülüğe doğru sevk eder.[10]

     

    Başka bir grup insan tabiatının şer üzere olduğuna, kendi haline bırakılırsa şerre ve kötülüklere yöneleceğine inanır. Elbette eğitim-öğretim, terbiye ve iyilerle oturup kalkma yoluyla tabiatın faziletlerle ve değerlerle süslenmesi mümkündür.[11]

     

    Bu arada Galen, tabiatları üçe ayırmıştır: Bazı tabiatlar hayır, bazı tabiatlar şer üzeredir ve halkın bir kısmı da iki yönlüdür.[12]

    Hâce Tûsî insanların fıtratlarında hayır, saadet, şer ve şekavet olduğuna, insan nefsinde hayra ve şerre eğilimin bulunduğuna, hem yükselme hem de alçalma potansiyeline sahip olduğuna inanır.[13]

     

    Bütün bunlarla beraber insanların tabiatları muhteliftir, tıpkı dış görünüşlerinin muhtelif olması gibi. Bu yüzden bazı tabiatlar saadete ve hayra eğilimlidir. Faziletleri ve iyilikleri kabul etmeye daha yatkındırlar. Bazıları da şerre eğilimlidirler ve kötülükleri kabule daha yatkındırlar.[14] Yine de bütün herkes ahlâkını, âdetlerini ve melekelerini değiştirebilir. Bu yüzden öğretmenler, eğitimciler ve hidayet önderleri, bazılarının iyi ahlâkı kabule daha yatkın olmasına, bazılarının ise güçlükle kabul etmesine rağmen insanları terbiye etmeye çalışmışlardır. Allah da hidayetini farklı tabiatlara sahip bütün insanları kapsayacak şekilde genişletmiştir.[15]

     

    Ahlâk ve Gelişim Merhaleleri

     

    Hâce Nâsir’e göre ahlâkî eğitim insanın doğal gelişim merhalelerine uygun şekilde olmalıdır. Zira ahlâk, insanın tabiatında olan ve zamanla ortaya çıkan şey üzerinde çalışmaktadır. Öyleyse tabiî kuvvelerin gelişimiyle uyumlu sahih ahlâkî programlarla nefis tezkiyesine ve kuvvelerin hidayet edilmesine çalışılmalıdır.

     

    İnsanın başlangıçta yemek, su ve istirahat gibi bedensel ihtiyaçları baş gösterir ve çocuk ağlayarak bu ihtiyaçları giderme peşine düşer. Bunun için eğitim ve ahlâk programlarına da bu ihtiyaçlarla uyumlu olacak şekilde başlanmalıdır. Çocuğun doğal gelişim merhalelerine göre de düzenlenmelidir. Zira bedensel davranışların ve amellerin nefiste tesiri kaçınılmaz ve kesindir. Her davranışın devamlı ve sürekli tekrarı, nefiste sağlam bir halin ortaya çıkmasını sağlar ve bu hal artık kolayca yok olmayacaktır. Eğer çocuğun doğal gelişim merhalelerine dikkat edilmezse fırsatlar kaçırılacaktır.[16]

     

    Bununla beraber ahlâkî ve eğitimsel programlar şehvet, öfke ve idrak gibi bütün kuvvelerin gelişimiyle adım adım uyumlu olmalıdır. Kuvvelerin zamanla gelişen seyrinden gaflet edilmemelidir. Zira insanın tabiatının gerektirdiğinden sapmak, eğitimi sekteye uğratır.

     

    Haz ve Elem

     

    Haz ve elemin mahiyetini tanıma, insanın faziletlere yönelip kötü sıfatlardan uzak durmasında önemli rol oynar. Zira eğer bir insan iyi huydan kaynaklanan hazzı ve kötü fiilden hâsıl olan elemi tanırsa faziletlerle amel etme ve kötü sıfatlardan uzak durma motivasyonu artar ve kolaylıkla kötü fiillerin zâhirî hazzından vazgeçer.

    Hâce Tûsî haz ve elemi iki idrak türü kabul ederek bu ikisini şöyle tanımlamıştır: Haz mülayim ve nefisle uyumlu olan, nefsin hayrı, kemâli ve saadeti sayılan şeyin idrakidir. Elem de mülayim ve nefisle uyumlu olmayan ve nefis için hayır ve kemâl sayılmayan bir şeyin idrakidir.[17] Bununla beraber bir şeyin nefisle uyumlu ve mülayim olmaması, haz ve elemin temel rükünlerindendir.[18]

     

    Haz ve elem iki kısımdır: Duyusal ve aklî. İnsan zahiri duyuları yoluyla duyusal hazları algılar. Örneğin yeme, içme ve uyuma hazzını bu şekilde idrak eder. Bu hazlar insanın bedensel ihtiyaçlarını temin edebilmesi ve sıkıntıları kendinden uzaklaştırabilmesi için ona yerleştirilmiştir. Sonsuz olmadıkları, sıkıntı ve zahmetlerle birlikte ve geçici oldukları halde insanlar bunları elde edebilmek için sürekli çaba harcarlar. Hatta sadece duyusal hazların peşinde olan, bütün düşüncelerini ve enerjilerini bu tür hazlara ulaşmak için harcayan ve duyusal hazların saadet kaynağı olduğunu sanan düşük seviyeli kimseler vardır.[19]

     

    Aklî haz zâhirî duyularla idrak edilmez, duyu organlarına ihtiyaç yoktur. Sonsuz olmalarına rağmen kolay elde edilmedikleri, dokunulabilir ve hissedilebilir olmadıkları için genellikle herkes tarafından istenilmezler.[20]

    Duyusal haz evvela halis haz değildir. Zira elemlerden sonra gelirler. İnsan açlık elemini tatmadıkça yediklerinden haz almaz. Susuzluğun meşakkatine katlanmadıkça su içmenin hazına varamaz. Bu hazlar sadece elemlerden sonra gelmekle kalmazlar, elde edildikten sonra da zorlukla beraberdirler.,

     

    İkincisi diğer hazlar kaybetmekle beraberdir.[21]

    Üçüncüsü geçicidirler ve sürekli ayrılık acısıyla iç içedirler.[22]

    Bununla beraber eğer insan duyusal hazların mahiyetini anlar ve bunların eksikliklerini bilirse şüphesiz aklî ve manevî hazlara ulaşmak için duyusal hazlardan vazgeçecektir.[23]

     

    Saadet

    İnsanın nefis tezkiyesi ve tekmilinden güttüğü hedef saadete ulaşmaktır. Başlangıçta saadetin ve kısımlarının tanınması gerekir. Böylece saadete ulaşmak isteyenler, nihaî hedefleriyle daha fazla aşina olurlar ve motivasyonları artar. İnsanlar arasında da saadete ulaşma şevki ortaya çıkar.[24]

     

     

    Saadetin Tanımı

    İnsanın saadeti duyusal hazlara ulaşmada değildir. Zira bu tür hazlar noksanlık ve acıyla iç içe olmaları ve beraberlerinde sorunlar taşımalarına ilaveten ulaşıldıklarında da hayal kırıklığı yaratırlar. Bu yüzden daha fazlası istenir. Ancak gerçek saadet, saf ve halis hazdır. Acı ve sorundan arınmıştır. İnsan ona ulaştığında daha fazlasını istemez. Öyleyse nefsanî saadet insanın saadetinin temeli ve bunun esası da felsefeye, cesarete, iffete ve adalete ulaşmaktır.[25]

     

    Hâce Tûsî saadeti insanın özelliklerinden sayıyor, hayvanlar hakkında kullanımını da caiz görüyor. Saadet ile kemâl ve hayır arasında geniş ve derin bir bağ olduğunu düşünüyor.[26] Pisagor, Sokrat ve Eflatun gibi büyük filozoflardan şöyle naklediyor:

     

    Felsefe, adalet, iffet ve cesaret olan saadet, nefs-i nâtıkaya mahsustur, bedenin bunda bir nasibi yoktur. Aristo ve Stoacılar ise saadetin nefs-i nâtıkayla irtibatlı olduğunu kabul etseler de bedensel saadetin nefsanî saadeti tamamladığına inanırlar.[27]

     

    Saadetin Mertebeleri

     

    Hâce Nâsir saadetin dereceleri ve mertebeleri olduğuna inanıyor ve Aristo’dan saadetin beş kısım olduğunu naklediyor: Bedenin, duyuların ve mizacın selameti ve saadeti; insanlara infakta ve ihsanda bulunmak, malî saadet; iyi bir nama sahip olmak, toplumsal saadet; arzulara ulaşma ve ihtiyaçların giderilmesi saadeti; aklî ve dinî saadet. İnsan, bu mertebelerin hepsine ulaştığında kâmil saadete ulaşır.[28]

     

    Hâce Tûsî Aristo’nun düşüncesini naklettikten sonra saadet konusunda iki temel noktaya değiniyor:

     

    1. Saadet üç türlüdür: Nefsanî, bedensel ve medeni. Nefsani saadet, insanın kendi varlık cevherini tanıması, ilâhî ahlâka bürünmesi ve sonsuz hazlara ulaşmasıdır. Nefsanî saadete ahlâk, mantık, matematik, fen bilimleri ve ilâhî ilim dallarını öğrenerek ve Allah’ın emirlerine uyarak kavuşulur.[29]

     

    Bedensel saadet, beden, bedenin azaları ve organları sağlam olduğunda mümkün olur. Tıp, sağlık ve eczacılık dalları bu yolda insana yardımcı olabilir. Medenî saadet ise millet ve devlet gibi toplumsal düzenlerle, cemiyet ve geçim meseleleriyle irtibatlıdır. Bu alanda insan fıkıh, kelam, hadis, edebiyat, belagat ve nahivden yardım alabilir.[30]

     

    2. İnsan gibi bir varlığın saadeti, nefsanî saadet olmadan anlamsızdır. Zira onun varlık cevheri tanınmadıkça, o saf inci perdenin dışına çıkmadıkça, ilâhî ahlâka bürünmedikçe, sonsuz hazlara ulaşmadıkça ve Hz. Hakk’ın cemalinde gark olmadıkça saadet sadece mecazdır.[31]

     

    Saadetin Özellikleri

     

    Hâce Tûsî gerçek saadeti iki özellikle mümtaz kılmıştır:

    1. Saadet halis hazdır ve hiçbir acı ve elemle karışık değildir. Saadetli insan asla hüzne ve hüsrana kapılmaz. Hazların ve nimetlerin zevaliyle üzülmez, mahbubunun kınamasından ve ayrılığından mahzun olmaz, sevdiğinin ölümüyle yıkılmaz ve amacına ulaştığında kendisini kaybetmez. Bu haz, insan Allah’a yakınlaştığında, iradesi Allah’ın irade ve takdirinde fâni olduğunda, asla Allah Teâla’nın iradesine aykırı bir fiil ve davranış göstermediğinde hâsıl olur.[32]

     

    2. Gerçek saadet sabit, sonsuz ve değişmez bir şeydir. İnsanların durumunun değişmesi, zamanenin başka türlü olması, sorunlar ve musibetler ona tesir etmez. Çünkü saadetli insan ne itidalden vazgeçer, ne kendi varlığının boyutlarıyla ilgilenirken diğer boyutlardan geri kalır. Aksine hep zorluklar, sıkıntılar ve musibetler karşısında sabırlı ve sağlam durur. Neşesini, sakinliğini ve kafasının rahatlığını kaybetmez.[33]

     

    Buna karşı kendi varlık cevherlerini kaybeden, fıtrî imkânlarından ve kabiliyetlerinden faydalanmayan, kendilerini melekût sofrasına davet eden aziz nebileri ve evliyaları dinlemeyen, hak yoldan dönüp yanlış yoldan giden kimseler şüphesiz saadete ulaşamazlar.[34]

     

     

    [1]Ahlâk-ı Nasırî, s. 101 ve 102.

    [2]A.g.e., s. 48.

    [3]A.g.e., s. 106 ve 107.

    [4]Ahlâk-ı Muhteşemî, s. 248-251.

    [5]Ahlâk-ı Nasırî, s. 64.

    [6]A.g.e., s. 152 ve 153.

    [7]A.g.e., s. 155-165.

    [8]A.g.e., s. 170-172.

    [9]A.g.e., s. 102.

    [10]A.g.e., s. 103.

    [11]A.g.e., s. 104.

    [12]A.g.e., s. 103-106.

    [13]A.g.e., s. 64.

    [14]A.g.e., s. 105.

    [15]A.g.e., s. 64, 134 ve 251.

    [16]Şerh-i İşarat ve’t- Tenbihat, c. 2, s. 307; Ahlâk-ı Nasırî, 105-151.

    [17]Ahlâk-ı Nasırî, s. 222.

    [18]Telhisu’l- Muhassil, s. 389.

    [19]Ahlâk-ı Nasırî, s. 71 ve 72.

    [20]A.g.e., s. 73-74.

    [21]A.g.e., s. 262.

    [22]Evsafu’l-İşrâk, s. 122-162.

    [23]Keşfu’l-Murad fi Şerh-i Tecridu’l-İtikat, s. 250 ve 251; Kavaidu’l-Akaid, s. 47.

    [24]Ahlâk-ı Nasırî, s. 80.

    [25]A.g.e., s. 81, 83 ve 85.

    [26]A.g.e., s. 81 ve 82.

    [27]A.g.e., s. 83-86.

    [28]A.g.e., s. 85.

    [29]A.g.e., s. 154.

    [30]A.g.e.

    [31]A.g.e., s. 78.

    [32]A.g.e., s. 88-89.

    [33]A.g.e., s. 93-94.

    [34]A.g.e., s. 88.

     

     


Tüm Hakları Saklıdır © 2019    Web Tasarım   Acarnet